23 Nisan… Her yıl sokakları bayrakların süslediği, çocukların sahnelere çıktığı, umut dolu cümlelerin kurulduğu bir gün. Bir ülkenin, geleceğini emanet ettiği çocuklara armağan ettiği en özel bayram. Gülüşlerin, şiirlerin, marşların arasında hep aynı söz yankılanır: “Çocuklar geleceğimizdir.” Peki gerçekten öyle mi? Gerçekten çocukları sadece bir gün hatırlayıp, geri kalan 364 günü onların korkularını görmezden gelerek bu sözü söylemeye hakkımız var mı? Çünkü 2026, 23 Nisan’a yaklaştığımız bu günlerde, bazı şehirlerimizde yankılanan sesler çocuk kahkahaları değil, silah sesleriydi.
Henüz birkaç gün önce, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisede yaşanan saldırıda 16 kişi yaralandı; saldırgan olayın ardından hayatına son verdi. Bu olayın üzerinden sadece yaklaşık 28 saat geçmişti ki, bu kez Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda çok daha ağır bir tablo ortaya çıktı. 14 yaşındaki bir öğrenci, okula getirdiği silahlarla arkadaşlarına ve öğretmenine ateş açtı; çoğu çocuk olmak üzere 10 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Bu olay, ülkemiz tarihindeki en ağır okul saldırılarından biri olarak kayıtlara geçti.
Şimdi durup düşünmek gerekiyor: 23 Nisan’da sahneye çıkan çocuklar ile birkaç gün önce sınıfta vurulan çocuklar aynı ülkenin çocukları değil mi? Aynı bayrağın altında yaşamıyorlar mı? Aynı geleceğin parçası değil mi onlar?
Biz çocuklara bir günlüğüne bayram verirken, onların her gününü güvenli kılabiliyor muyuz?
Bir çocuğun en temel hakkı nedir? Eğitim mi? Oyun mu? Sevgi mi? Evet, bunların hepsi. Ama hepsinden önce bir çocuk için en temel hak korkusuzca yaşamaktır. Okula giderken kalbinin hızla çarpmaması, sınıfa girerken arkasını kollamak zorunda kalmaması, bir ses duyduğunda irkilmemesi… Bunlar bir çocuğun en doğal hakkıdır. Ama görüyoruz ki, artık bu en temel hak bile artık şüpheli…
Kahramanmaraş’taki saldırıda çocukların pencerelerden atlayarak kaçmaya çalıştığını gördük. Bu cümleyi okuduğunda insanın içi parçalanmıyor mu? Düşünsene… Daha hayatı yeni tanımaya başlayan bir çocuk, matematik dersinde olması gerekirken, hayatta kalmak için camdan atlamak zorunda kalıyor. Bu nasıl bir gerçekliktir? Bu nasıl bir dünyadır?
23 Nisan’da çocuklara koltuklarımızı bırakıyoruz. Onları bir günlüğüne vali, başkan yapıyoruz. Mikrofonu uzatıyoruz ve diyoruz ki: “Hayallerinizi anlatın.” Ama o çocukların bazıları hayal kuramıyor artık. Çünkü korku, hayalin önüne geçmiş durumda. Çünkü bir çocuk için güven duygusu kırıldığında, o çocuğun iç dünyasında onarılması çok zor yaralar açılıyor.
Burada mesele sadece bir saldırı değil. Mesele, bu saldırıların mümkün hale geldiği bir ortam. Bir çocuğun eline silah geçebildiği, bir gencin öfkesini kontrol edemediği, bir bireyin yalnızlığının kimse tarafından fark edilmediği bir sistem. Kahramanmaraş’taki saldırganın yazdığı ifadelerde yalnızlık, dışlanmışlık ve kopuş duyguları dikkat çekiyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Sorun sadece güvenlik değil. Sorun aynı zamanda iletişim, empati ve toplumsal bağların zayıflaması.
Bugün çocuklar sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da korunmaya ihtiyaç duyuyor. Bir çocuk “iyiyim” dediğinde gerçekten iyi mi, bunu sorgulamak gerekiyor. Bir çocuk içine kapanıyorsa, öfkesini kontrol edemiyorsa, yalnızlaşıyorsa, bu sadece o çocuğun sorunu değildir. Bu, hepimizin sorunudur. Çünkü bir çocuğun yaşadığı karanlık, zamanla toplumu da karanlığa sürükler.
23 Nisan, sadece neşe günü değildir. Aynı zamanda bir yüzleşme günüdür. Kendimize şu soruyu sormamız gereken bir gündür: Biz çocukları gerçekten koruyor muyuz? Yoksa sadece onları sevdiğimizi söyleyip sorumluluğu erteliyor muyuz?
Bugün bir çocuğun gözlerine baktığında ne görüyorsun? Sadece bir çocuk mu, yoksa korunması gereken bir hayat mı? Bir potansiyel mi, yoksa ihmal edildiğinde kaybolabilecek bir gelecek mi?
Şanlıurfa’da yaralanan 16 çocuk ve genç, Kahramanmaraş’ta hayatını kaybeden çocuklar… Onlar sadece birer haber değil. Onlar yarım kalan hikâyeler. Yarım kalan hayaller. Belki doktor olacaklardı, belki öğretmen, belki de sanatçı… Ama hepsinden önce, sadece çocuk olmak istiyorlardı.
Bir çocuk için en büyük hayal nedir biliyor musun? Basit bir şey: Güvende olmak.
Biz onlara bunu verebiliyor muyuz?
Belki de artık 23 Nisan’ı yalnızca bir kutlama olarak görmek yerine, kendimizle yüzleştiğimiz, farkındalığımızı artırdığımız ve sorumluluklarımızı hatırladığımız bir güne dönüştürmeliyiz.
Çünkü çocuklar yalnızca yarının umudu değil; aynı zamanda bugünün en hassas, en korunmaya muhtaç gerçeğidir.
Eğer bir ülkede çocuklar okula korkuyla gidiyorsa, orada hiçbir bayram tam anlamıyla bayram değildir.
Bir çocuk sınıfta silahla vurularak ölüyorsa, o toplumun vicdanı derinden sarsılmış demektir.
Ve eğer biz buna alışıyorsak, işte o zaman en büyük tehlike başlamış demektir.
23 Nisan kutlu olsun. Ama sadece sözde değil. Gerçekten kutlu olsun. Çocukların korkmadığı, güvende olduğu, hayal kurabildiği bir ülke olabildiğimiz gün… İşte o gün, bu bayram gerçekten anlamını bulacak.

